Yaşasın kitaplar, yaşasın 23 Nisan!

Melisa Vardal – Her çocuğun kendini, duygularını, korkularını keşfettiği bir kitap vardır, kimi geç kimi erken çıkar bu yolculuğa… Okunan her kitap hafızamızda bir yerlerde iz bırakır ama bazıları hayatımızda derin sorgulamalara, hislere yer açar. Bizler de 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda yazarların çocukluklarının peşine düştük ve sorduk: “Çocukken en çok neyi okumaktan keyif alırdınız?”  “Denizler Altında 20 Bin Fersah”tan “Küçük Prens”e, “Monte Kristo Kontu”ndan “Pal Sokağı Çocukları”na kadar aldığımız yanıtlarda onları okumaya hatta yazar olmaya iten öykülerine rastladık…

Gül İrepoğlu: “Gizli Bahçe”nin sırrı

Frances Hodgson Burnett’in “Gizli Bahçe”si…. Hayal gücünü çok çalıştıran bir romandı bu ve ben onu defalarca okudum. Romanın kahramanı olan çocukla özdeşleştim. Hâlbuki bana hiç benzemeyen bir çocuktu ama ona rağmen onunla özdeşleşebildim, belki romanın başarısı buradaydı. Önümde sahne sahne açılırdı bu roman ve ben onu kaç kere okuduğumu bilmiyorum bile.

Gülten Dayıoğlu: Tanıştığım ilk yazar Kemalettin Tuğcu

İlkokul üçüncü sınıfa kadar sadece derme çatma okul kitaplığımızdaki birkaç kitapla tanıştım. Arkadaşlarımla aramızda para toplayıp aldığımız dergileri okurken Kemalettin Tuğcu kalemiyle tanıştım ve severek okudum. Tanıdığım ilk yazar o idi. Daha sonra okulumuza müfettiş olarak gelen Reşat Nuri Güntekin ile tanıştım. Öğretmenim taşralı ama doğuştan yetenekli bir çocuk olduğumu söylediğinde Reşat Nuri Bey gülümseyerek okul kütüphanesinin anahtarını bana vermelerini söyledi.” Orayı hem temizlesin hem de düzenli kitap okusun” dedi. Üç yıl boyunca bu olanaktan fazlasıyla yararlandım.

Defne Suman: “Sevimli İkizler”e kendimi yakın hissetmiştim

Erich Kastner’in “Sevimli İkizler”i benim baştan sona tek başıma okuyup bitirdiğim ilk resimsiz kitaptı. Tek yumurta ikizi olan Lisa ile Lotti, dokuz yaşına kadar birbirlerini tanımadan yaşarlar. Tesadüf bu ya ikisi de aynı izci kampına gönderilirler. İkiz olduklarını kavrayan kızlar kamp bitiminde yer değiştirirler. Olaylar gelişir. Bu kitabı okurken bir yerlerde benim de bir ikizim olabileceği hayaline kapılmıştım. Lisa ile Lotti’nin annesiyle babası ayrılmıştı. Bunu da sevmiştim. Benimkiler de ayrıydı. Kendimi onlara yakın hissetmiştim. Karakterlerin henüz öğrenmediği gerçekleri onlardan önce bilmenin verdiği edebî hazla ilk tanışmamdı.

Oya Baydar: Aklıma ilk “Küçük Prens” gelir

Sadece çocukken değil, bugün de tek bir kitap öner dendiğinde aklıma ilk gelen Saint-Exupery’nin “Küçük Prens”idir. “Küçük Prens”le ilk 12 yaşında tanışmıştım. Fransızcasını da Türkçesini de ezbere bilirim. Küçük geyik “Bambi”, çocukluğumun unutulmaz kitaplarındandır. Kitaba tekrar tekrar başlar, bitmesin diye son birkaç sayfasını okumadan bırakırdım. Bir de “Pal Sokağı Çocukları” ve daha sonraları “Şeker Portakalı” unutulmazlarım arasındadır.

Canan Tan: “Pollyanna”nın yeri ayrı

Ben tek çocuk olduğum için geceli gündüzlü devamlı kitap okurdum, ondan sonra da yazmaya başladım. “Pollyanna”yı çok sevmiştim bir zamanlar. Şiir okumayı da çok seviyordum. Tek çocuk olduğum için de önemliydi “Pollyanna” benim için. Eve devamlı kitap alınırdı ama onun yeri ayrıydı bende.

Mine Söğüt: Samed Behrengi bana dünyayı öğretti

Ben sadece okumayı ve yazmayı değil aynı zamanda özgürlük, vicdan, adalet gibi temel kavramların ne anlama geldiğini de Samed Behrengi’nin kitaplarıyla çok erken yaşlarda öğrendim. Çocuklar için muhteşem masallar yazan bir yazarın iktidara muhalif olduğu için öldürülebileceğini de yine çocukken onun kitaplarının içindeki yazar biyografisinden öğrendim. Behrengi bana hem yazdıklarıyla hem de yaşamı ve ölümüyle dünyayı ve insan olmayı sansürsüzce öğretti. Onun masal kahramanlarının düzene olan itirazını ve bu düzeni değiştirmek için gerekli gücü bu itirazdan almalarını küçükken de çok severdim, hâlâ da severim.

Süreyyya Evren: Kemalettin Tuğcu’yu severek okurdum, şimdi bu bir espri konusu herhâlde

En sevdiğim kitap önce “Lak Lak”. Çünkü okuduğumu ve sevdiğimi hatırladığım ilk kitap. Ciltli, küçük. Ama çok çok daha az kitap seçeneği vardı bugüne göre kuşkusuz ve de ebeveynler de daha az mesele ediyordu bunu. 1972’li bir çocuktan bahsediyoruz. Ortaokulda esas okumaya başladım ve onlar da çocuk kitabı değildi. Kemalettin Tuğcu da çok severek okurdum. Şimdi bu ancak bir espri konusu herhâlde…

Nermin Yıldırım Türk: Ökkeş’ten Nemeçek’e, yaşasın dünyanın tüm çocukları!

En sevdiğim çocukluk kitabım “Pal Sokağı Çocukları” idi. Oyun arsalarını korumak için zengin çocuklarına karşı örgütlü mücadeleye girişen Nemeçek, Boka ve arkadaşları, çocukken en yakın dostlarımdı. Büyüdüğümde içine düşeceğim dünyanın minyatürünü çizerek haksızlığa karşı adaleti, korkaklığa karşı gözü pekliği, ihanete karşı sadakati, düşmanlığa karşı dostluğu anlatan bu harika romanın yanına bir de bizden bir seri daha koymak istiyorum: Muzaffer İzgü’nün “Ökkeş” serisi. Bir köy çocuğu olan Ökkeş’in serüvenleri, çocukluğuma gerçek bir dost gibi refakat etmiştir.

Nazlı Eray: Çocukluğumdan gelen ilhamla…

Alexandre Dumas’nın “Monte Kristo Kontu” beni çok etkilemişti. O kitabı bana babam almıştı. Çok küçük yaştaydım ve büyük bir hayranlıkla okumuştum. Ve yıllar sonra yazmış olduğum pek çok dünya diline çevrilen “Monte Kristo” hikâyem de oradan mülhemdir. Monte Kristo Kontu şatosunda duvarı kazarak kurtulmayı başarır. Benim Monte Kristo’mda da ev kadını Nebile, yaşadığı monoton hayattan kurtulmak için evinin duvarını kazarak yandaki adamın odasına geçiyor.

Ahmet Ümit: Korkunun lezzeti; “Frankenstein”

Ben küçükken diğer çocuklardan daha fazla kitap okurdum. Gaziantep’te 1968-70 yıllarından bahsediyorum. Belki tuhaf gelecek ama beni en çok etkileyen roman, Mary Shelley’nin “Frankenstein”ıdır. O zaman onu bir korku romanı gibi okumuştum. Hem korkmuştum, o korkunun lezzetini almıştım hem de çok büyük keyif duymuştum. Doktor Frankenstein‘ın bir insan yaratması ve sonra ondan korkması, tiksinmesi… O yarattığı insanın kötü bir görüntüsü vardı ama ruhunun da giderek canavara dönüşmesinin nedeni ise sevgisizlikti.

Buket Uzuner:  Erkek kahramanları okudum, kadın kahramanları yazdım

Çocukken en sevdiğim kitaplar, Jules Verne’in iki kitabı: “Denizler Altında 20 Bin Fersah” ile “Aya Yolculuk”, Ömer Seyfettin’in “Kaşağı” ve çizgi romanlardı. “Tenten”, “Heidi”, “Teksas Tommiks” okumayı çok severdim. “Heidi” dışında bunların hepsi erkek kahramanlardı ve ben buna küçük bir kız olarak üzülürdüm. Çünkü sanat ve edebiyatta kadınların temsiliyetini, kendime rol modeli maceracı bir kadın kahraman bulamazdım. Şimdi iki kadın karakterin kahraman olduğu “Defne Kaman ve Umay Nine’nin Maceraları”nı yazmamın bir nedeni de budur.

İnci Aral: “Arı Maya” ve “Bambi”nin gücü

“Bambi’yi çok severdim bir de “Arı Maya”yı. Arı Maya çok yalnızdı, annesini kaybetmişti ve kendi başına var olmaya çalışırdı. Bambi ise hem korkaktı hem de çok cesurdu. Birçok şeyden korkardı ama hayatın üstüne üstüne gitme cesareti vardı onda. Bu yüzden ikisi benim çocukluğumda etkilendiğim kitaplardı.

Mario Levi: Tuğcu ve Hugo… Yalnız bir çocuğun arayışları…

Bizim kuşağın çocukları Kemalettin Tuğcu’nun romanlarıyla da büyüdü. Yaşananların hassas taraflarını hayatım süresince bu yüzden mi sevdim? İlk okuduğum Fransızca romansa Victor Hugo’nun “Sefiller”idir. O da galiba aynı duygusal coğrafyaya çıkıyordu. Yalnız bir çocuğun arayışları. Yazarlığa yavaş yavaş hazırlandığımı nereden bilebilirdim?

Aslı Tohumcu: “Karpatlar Şatosu” yazar olmayı isteme sebep oldu

Çocukken, tam olarak 13-15 yaşlarım arasında, en sevdiğim kitap Jules Verne’in “Karpatlar Şatosu” adlı kısa romanıydı. Romandaki o tekinsizlik, o tuhaf karanlık sanırım, beni kitabı tekrar tekrar okumaya itmişti. Bilim, gizem, aşk, cinayet, intikam, dram… Ne ararsanız vardı “Karpatlar Şatosu”nda. Hatta yazar olmayı istememe sebep de bu kısa romanıdır Verne’in. O kadar çok etkilenmiştim ki anlattığı hikâyeden, ilk okuduğum günün akşamı anneme koşup “Anne ben de yazar olmak, Jules Verne gibi heyecanlı hikâyeler anlatmak istiyorum” demiştim.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir